Yeni Tanzimatçılık ve Stratejik Derinlik (!)

dunya2

1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı bir Yeni Osmanlıcılık hareketidir.Tıpkı bugün AKP’nin başlattığı açılım gibi yukarıdan gelmiş, Başbakan Mustafa Reşit Paşa tarafından ikna edilen Padişah Abdülmecit’in ‘Ferman-ı Hümayün‘u Gülhane Parkı’nda okunarak sürecin düğmesine basılmıştır.

Bu fermanın sebebi şaşılacak bir halde bugünkü açılımın sebebine benzer: Batı bizi sıkıştırmaktadır, içimizdeki azınlıklara el atmaktadır. Azınlıklar batının güdümüne girmeden onların hakkını biz teslim edelim, böylece kalpleri bize ısınsın.

Başbakan Mustafa Reşit Paşa’nın önderliğinde atılan bu uzun adımın gerçek mimarı İngiliz Büyükelçisi Lord Straford Canning’tir. Reşit Paşa, tabiri caizse Canning’in talebesi sıfatını sadrazamlık gömleğiyle süsleyip sürecin mütehhitliğini yapmıştır. Peki, Tanzimat Fermanının akibeti ne olmuştur dersiniz?

Söyleyelim.

Problemler eksilmemiş artmıştır; taviz kapısından giren batılı devletler bu defa Türkiye’yi Islahat Fermanı‘na sürüklemiştir.1856 yılında imzalanan Islahat Fermanı, Osmanlı Türkiye’sini batılılarca denetlenen yarı sömürge durumuna taşımıştır. Mustafa Reşit Paşa hatıralarında Islahat Fermanı için “Akıl almaz ihanet” demiştir. Besbelli, Reşit Paşa bu ihanetin kapısını kendisinin açtığını unutmuştur.

AKP, 1980 sonrasında Özal’ın ürkek adımlarla  başlattığı Yeni Tanzimatçılığı, Amerika’nın dizayn ettiği konjonktürün muazzam desteği ile politikaya dönüştürmüştür. Açılım işte bu sürecin şartıdır.

Bu cüretkar politika elbette sadece bir zorunluluktan kaynaklanıyor değildir; aynı zamanda küresel gelişmelere uyum amacı taşıyan bir teoriyede sahiptir. O teorinin yol haritasını Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” kitabında bulmak mümkündür. Bu açıdan bakıldığında neredeyse “Bu kampanyanın teorisyeni Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’dur” demek yanlış olmaz. Ancak, Sayın Davutoğlu’nun yıllar önce kaleme aldığı bu politik açılım aynen geçmişte olduğu gibi yine dehşetli bir risk kulvarı karakteri taşımaktadır. Dehşeti, senaryonun eski, denenmiş bir senaryo olmasında, testten geçememiş olmasında ve bizi sürüklediği dünya savaşı gerçeğinde yatmaktadır. Risk kulvarı ise yine Anglo-Sakson-Slav koalisyonu ile muhatap oluşumuz ve Berlin-Reval-Ayastefanos üçgenindeki paylaşım projesinine benzer bir açılımı göremeyişimizde saklıdır.

Birinci testte koca imparatorluğu kaybetmişizdir. İçinde yaşadığımız ikinci testin bizi taşıyacağı nihai merhale son kale olan Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünme riskidir. Sayın Davutoğlu bu dehşet tespitini bir saplantı, risk kulvarını ise bir psikolojik takıntı olarak nitelendirebilir.

Nitekim “Stratejik Derinlik” isimli kitabında, toplumsal muhalefetin  yoğunlaştığı Sevr meselesine bakışı böylesi bir psikiyatrik tespit kıvamındadır. Sayın Dışişleri Bakanı adı geçen kitabında Sevr konusunu fazla abartmamak gerektiğini, bu meseleyi hem bir ürküntü hem de Lozan’la taçlandırılan bir zafer şeklinde nitelemenin bizi rehavete taşıdığını belirtmektedir ki geçtiğimiz hafta Fransa’da yayınlanan Le Figaro gazetesindeki bir harita kendisini tekzip etmektedir. Fransa’nın en itibarlı gazetelerinden olan Le Figaro, CIA kaynaklı bu haritada doğu bölgemizi Ermenistan’ın sınırlarına dahil ederken, bizim Yeni Tanzimatçılara adeta nanik yapmıştır. Belki de nanik yapmamıştır da, bize ileride vizyona sokulacak bir filmin fragmentini göstermiştir. Yoksa Sayın Dışişleri Bakanının kitabında belirttiği gibi ünlü Fransız tarihçi Fernand Braudel’in “Haritalar gerçek öyküyü anlatır” sözü doğru mudur?

Tarih, tarihten çıkardığımız dersler kadardır. Sayın Bakan’ın tespitlerine göre tarihten hissemize düşen siyasal pozisyon çok kimlikli bir nitelik arzetmektedir. Oysa biz yıllardır tek kimlikli bir duruş sergilemekteymişiz. Yanılgı burada, Sayın Bakan batılı ülkelerde İslam’ın ikinci din olduğuna ve Medeniyetler Çatışması tezi yerine Medeniyetler İttifakı anlayışına inanmakta, batıcı sistemle İslam medeniyetinin uyum sağlayacağını iddia etmektedir. Bize göre tarih ister klan, ister hanedan, ister politik bir şiddetle toparlanmış imparatorluk, isterse de cumhuriyet şeklindeki sosyal ünitelerce temsil olunsun, gerçek olan bu siyasal ünitelerin arasındaki rekabettir. Rekabete ister çatışma, ister savaş, ister barış halindeki pazar kavgası densin, sonuç itibariyle toplum bir devletle kendini ifade eder  ve devlet milletini bozup dağıtmadan diğer milletlerle arasındaki çatışmaya göre pozisyon alır.

Tanzimat ve Yeni Osmanlıcılık ha!

Mevlana’nın dediği gibi, “Dün de kaldı cancağızım, bugün yeni bir şey söylemek lazım.

Ahmet ŞAFAK