Batı Trakya Türkleri
Abdullah Karahisarlı tarafından yazıldı.

Batı Trakya’nın bir Türk yurdu hâline gelmesi, Osmanlı Devleti’nin 1356 yılında bölgeye gelmesiyle başlar. Zaman içerisinde şehirlerin tek tek alınmasıyla 1472 yılına kadar Trakya’nın tamamı fethedilir. Fetihlerden sonra bölgeye Anadolu’dan getirilen Türkler yerleştirilir ve böylece devletin Rumeli Eyaleti olur.
3 Mart 1878 tarihli Ayastefanos Antlaşması ile Batı Trakya’nın doğu kısmı Bulgaristan’a bırakılır. Bu durum karşısında büyük bir direniş gösteren Türkler, 1913’de, tarihte ilk Türk cumhuriyeti unvanına sahip olan, Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’ni (Garbi Trakya Devlet-i Muvakkatası) kurarlar. İki ay gibi kısa bir ömre sahip olan bu devletten sonra ise Türkler, 22 Mayıs 1920’de Batı (Garbi) Trakya Devleti’ni kurarlar. Bu devlet, 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması’yla Yunanistan’a bırakılır. O tarihte, Batı Trakya’da yaşayan Türklerin nüfusu 129.120 ve toplam nüfus ise 191.700’dür. Söz konusu antlaşma gereğince Yunanistan, Türk toplumunun, din ve ırk farkı gözetilmeksizin her türlü vatandaşlık haklarından yararlanabileceklerini taahhüt etmiştir.
Bu haklar sayesinde Türkler; kendilerine ait kültürel ve dinî eğitim kurumlarını açıp yönetebileceklerdi. Türkçe eğitim yapabilecek ve tüm kamu kuruluşlarında kendi dillerini kullanabileceklerdi. İbadethaneler, mezarlar ve Türklere eğitim veren okullar ve dinî kuruluşların yönetimi Türklere ait olacaktı.
Fakat Yunanistan, tek taraflı olarak bu hakların kullanılmasını yasaklamıştır. Dernekler kapatılmış, camiler park ve yeşil alan yapılma bahanesiyle yıkılmıştır. Türklerin oyu ile seçilen cemaat liderleri görevlerinden alınmış, yerlerine Atina’nın görevlendirdiği kişiler yerleştirilmiştir. Böylece Türkler sıkı bir şekilde uygulanan bir sindirme/yıldırma ve asimilasyona maruz kaldılar ve kalmaya da devam ediyorlar. Günümüzde de soydaşlarımızın, Müslüman Yunanlı (!) olduğu iddia edilmektedir. Türklere ait arsalar kamusallaştırılmaktadır. Türk gençlerinin okumalarına kısıtlamalar getirilmektedir.
Yunanistan, Türkleri asimile etmek için değişik stratejiler uygulamaktadır. Bu bağlamda, Türkler etnik bir azınlık değil dinî bir azınlık olarak adlandırılmakta ve böylece Türkiye ile olan bağları zayıflatılmaya çalışılmaktadır. Ayrıca, ekonomik gelişmelerini engellemek, sosyal güvenlik ve dayanışmalarını sarsmak yoluyla göçe zorlanmaktadırlar.
Bu stratejileri gerçekleştirmek için Yunanistan, eğitim, din, vatandaşlık ve sosyal hakları kısıtlayıcı politikalar uygulamaktadır. Bu çerçevede, Vatandaşlık Kanunu’nun 19. maddesi gereğince, her ne sebeple olursa olsun Yunanistan sınırları dışına çıkanların vatandaşlıkları iptal edilmiştir. Bu yolla 60.000 civarında Türk’ün vatandaşlığının (hatta kendilerine tebliğ edilmeksizin) iptal edildiği bilinmektedir. Bu kanun 1998’de kaldırılmıştır ama vatandaşlıkları iptal edilen Türklerin hakları iade edilmemiştir.
Soğuk savaş döneminde, komünist sızmaları önlemek için ihdas edilen yasak bölge, çoğunlukla Türklerin yaşadığı bölgedir. Hâlen daha devam eden bu uygulama, bölge içinde yaşayan Türkleri, diğer bölgelerdeki Türklerden ve dış dünyadan tecrit için kullanılmaktadır.
Türkler, eğitim konusunda da sıkıntılar çekmektedirler. Özellikle öğretmen ihtiyacı dolayısıyla, Türkiye ve Yunanistan arasında yapılan antlaşmaya göre, her yıl Türkiye’den 35 öğretmenin bölgeye gitmesi kararlaştırılmıştır ama Yunanistan türlü zorluklar çıkararak bu sayıyı 16’ya düşürmüştür.
Din konusunda ise Yunanistan, camileri kapatma ve Türkler tarafından seçilen din görevlilerini engelleme yoluna gitmiştir. Günümüzde, Türklerin seçtiği görevliler yerine Atina’nın re’sen atadığı kişiler görev yapmaktadır. Ayrıca, cemaat, vakıf ve dernekler de, zorla kamusallaştırılmış ve başlarına Yunanlı görevliler atanmıştır.
Vatandaşlığı iptal edilen kişilerin gayrimenkullarına el konulmuş, gayrimenkul edinmek zorlaştırılmış ve cemaat, vakıf ve derneklerin malları da gasp edilmiştir.
Bugün bir Avrupa Birliği ülkesi olan Yunanistan, salt Türk düşmanlığından dolayı AB ilkelerine tamamen ters düşen bu uygulamaları kolaylıkla yapabilmektedir. Bu konuda AB tarafından, Yunanistan’a hiçbir yaptırım uygulanmamaktadır. Batı’nın Türk’e bakışını ortaya koyması bakımından dolayı bu durum çok önemlidir. Türkiye’de ise, Yunan asıllı vatandaşlar her türlü haktan, hiçbir şekilde kısıtlama yapılmaksızın yararlanabilmektedir.
Hâsılı, Türkler 550 yıllık öz vatanlarında, 86 yıl içerisinde esir durumuna düşürülmüşlerdir. 150.000 civarında bir nüfusa sahip olan Türkler, her türlü baskı ve asimilasyona rağmen hâlen daha ayakta durabilmektedirler. Yunan vandalizminin yok etmeye çalıştığı Türk varlığını, düşünmek ve azatlıklarını sağlamak için çalışmak her Türk için en önemli görevlerden birisidir.
Abdullah KARAHİSARLI
Batı Trakya’nın bir Türk yurdu hâline gelmesi, Osmanlı Devleti’nin 1356 yılında bölgeye gelmesiyle başlar. Zaman içerisinde şehirlerin tek tek alınmasıyla 1472 yılına kadar Trakya’nın tamamı fethedilir. Fetihlerden sonra bölgeye Anadolu’dan getirilen Türkler yerleştirilir ve böylece devletin Rumeli Eyaleti olur.
3 Mart 1878 tarihli Ayastefanos Antlaşması ile Batı Trakya’nın doğu kısmı Bulgaristan’a bırakılır. Bu durum karşısında büyük bir direniş gösteren Türkler, 1913’de, tarihte ilk Türk cumhuriyeti unvanına sahip olan, Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’ni (Garbi Trakya Devlet-i Muvakkatası) kurarlar. İki ay gibi kısa bir ömre sahip olan bu devletten sonra ise Türkler, 22 Mayıs 1920’de Batı (Garbi) Trakya Devleti’ni kurarlar. Bu devlet, 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması’yla Yunanistan’a bırakılır. O tarihte, Batı Trakya’da yaşayan Türklerin nüfusu 129.120 ve toplam nüfus ise 191.700’dür. Söz konusu antlaşma gereğince Yunanistan, Türk toplumunun, din ve ırk farkı gözetilmeksizin her türlü vatandaşlık haklarından yararlanabileceklerini taahhüt etmiştir.
Bu haklar sayesinde Türkler; kendilerine ait kültürel ve dinî eğitim kurumlarını açıp yönetebileceklerdi. Türkçe eğitim yapabilecek ve tüm kamu kuruluşlarında kendi dillerini kullanabileceklerdi. İbadethaneler, mezarlar ve Türklere eğitim veren okullar ve dinî kuruluşların yönetimi Türklere ait olacaktı.
Fakat Yunanistan, tek taraflı olarak bu hakların kullanılmasını yasaklamıştır. Dernekler kapatılmış, camiler park ve yeşil alan yapılma bahanesiyle yıkılmıştır. Türklerin oyu ile seçilen cemaat liderleri görevlerinden alınmış, yerlerine Atina’nın görevlendirdiği kişiler yerleştirilmiştir. Böylece Türkler sıkı bir şekilde uygulanan bir sindirme/yıldırma ve asimilasyona maruz kaldılar ve kalmaya da devam ediyorlar. Günümüzde de soydaşlarımızın, Müslüman Yunanlı (!) olduğu iddia edilmektedir. Türklere ait arsalar kamusallaştırılmaktadır. Türk gençlerinin okumalarına kısıtlamalar getirilmektedir.
Yunanistan, Türkleri asimile etmek için değişik stratejiler uygulamaktadır. Bu bağlamda, Türkler etnik bir azınlık değil dinî bir azınlık olarak adlandırılmakta ve böylece Türkiye ile olan bağları zayıflatılmaya çalışılmaktadır. Ayrıca, ekonomik gelişmelerini engellemek, sosyal güvenlik ve dayanışmalarını sarsmak yoluyla göçe zorlanmaktadırlar.
Bu stratejileri gerçekleştirmek için Yunanistan, eğitim, din, vatandaşlık ve sosyal hakları kısıtlayıcı politikalar uygulamaktadır. Bu çerçevede, Vatandaşlık Kanunu’nun 19. maddesi gereğince, her ne sebeple olursa olsun Yunanistan sınırları dışına çıkanların vatandaşlıkları iptal edilmiştir. Bu yolla 60.000 civarında Türk’ün vatandaşlığının (hatta kendilerine tebliğ edilmeksizin) iptal edildiği bilinmektedir. Bu kanun 1998’de kaldırılmıştır ama vatandaşlıkları iptal edilen Türklerin hakları iade edilmemiştir.
Soğuk savaş döneminde, komünist sızmaları önlemek için ihdas edilen yasak bölge, çoğunlukla Türklerin yaşadığı bölgedir. Hâlen daha devam eden bu uygulama, bölge içinde yaşayan Türkleri, diğer bölgelerdeki Türklerden ve dış dünyadan tecrit için kullanılmaktadır.
Türkler, eğitim konusunda da sıkıntılar çekmektedirler. Özellikle öğretmen ihtiyacı dolayısıyla, Türkiye ve Yunanistan arasında yapılan antlaşmaya göre, her yıl Türkiye’den 35 öğretmenin bölgeye gitmesi kararlaştırılmıştır ama Yunanistan türlü zorluklar çıkararak bu sayıyı 16’ya düşürmüştür.
Din konusunda ise Yunanistan, camileri kapatma ve Türkler tarafından seçilen din görevlilerini engelleme yoluna gitmiştir. Günümüzde, Türklerin seçtiği görevliler yerine Atina’nın re’sen atadığı kişiler görev yapmaktadır. Ayrıca, cemaat, vakıf ve dernekler de, zorla kamusallaştırılmış ve başlarına Yunanlı görevliler atanmıştır.
Vatandaşlığı iptal edilen kişilerin gayrimenkullarına el konulmuş, gayrimenkul edinmek zorlaştırılmış ve cemaat, vakıf ve derneklerin malları da gasp edilmiştir.
Bugün bir Avrupa Birliği ülkesi olan Yunanistan, salt Türk düşmanlığından dolayı AB ilkelerine tamamen ters düşen bu uygulamaları kolaylıkla yapabilmektedir. Bu konuda AB tarafından, Yunanistan’a hiçbir yaptırım uygulanmamaktadır. Batı’nın Türk’e bakışını ortaya koyması bakımından dolayı bu durum çok önemlidir. Türkiye’de ise, Yunan asıllı vatandaşlar her türlü haktan, hiçbir şekilde kısıtlama yapılmaksızın yararlanabilmektedir.
Hâsılı, Türkler 550 yıllık öz vatanlarında, 86 yıl içerisinde esir durumuna düşürülmüşlerdir. 150.000 civarında bir nüfusa sahip olan Türkler, her türlü baskı ve asimilasyona rağmen hâlen daha ayakta durabilmektedirler. Yunan vandalizminin yok etmeye çalıştığı Türk varlığını, düşünmek ve azatlıklarını sağlamak için çalışmak her Türk için en önemli görevlerden birisidir.
Abdullah KARAHİSARLI


