Tampon Bölge Yetmez, Sınır Değişikliği Şarttır
Gök-Türkler.Net tarafından yazıldı.

Aktütün Karakolu’na yapılan saldırı sonrasında yine tanıdık manzaralarla karşılaştık. Alış(tırıl)ageldiğimiz şehitlerimiz, şehit ailelerinin yürek yakan durumları ve cenaze törenlerinde yaşananlar, sorumlu-sorumsuz makamda bulunan siyasilerden ve sivil-askeri bürokratlardan gele açıklamalar, güvenlik ve terör konusunda isimlerini ezbere bildiğimiz uzmanların ezberlediğimiz açıklamaları, gazete ve internet köşelerinde çıkan yazılar, tekrarlana tekrarlana artık bir ninni hâline gelmiş olan tespitler ve çözüm önerileri, vs…
Saldırının gelişimi, saldırı esnasında ve sonrasında yaşananlar, sorumlulardan kimin ne kadar kusurlu olduğuna dair ortaya atılanlar hakkında geçtiğimiz bir hafta içinde yeteri kadar konuşuldu, yazıldı, çizildi. O yüzden burada uzun uzun bu değerlendirmelere girmek istemiyorum. Ancak dikkatimi çeken bir-iki noktaya temas etmeden de geçemeyeceğim. Bu saldırıdan sonra ortaya konan tepkilerden artık, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) de nasibini almaya başlamıştır. Ülkemizde günah keçisi olarak ilân edilmiş ve ikinci bir emre kadar da kalmaya devam edecek olan siyasiler, artık yalnız değildir ve yanlarında bundan sonra TSK da vardır. Elbette ki iktidardaki siyasiler, olayın asıl ve birinci derecede sorumlularıdırlar zira devletin bütün personelinin hiyerarşik olarak üstündedirler ve amir durumundadırlar. Ancak üstü oldukları, sivil-askeri bürokrasi de kendi yetki ve sorumluluklarındaki hatalardan, ihmallerden muaf kalamazlar. Terörle mücadelede bugüne kadar Türk Milleti, gerek geleneksel ve kültürel gerekçelerle, gerekse zor şartlar altında görev yapan sivil ve askeri güvenlik birimlerine psikolojik destek vermek maksadıyla, siyasiler dışındaki sorumlulara yönelik bir itirazda veya serzenişte bulunmuyor, eleştiri getirmiyordu. Ancak bu kere durum değişti. Sıradan vatandaş, artık yalnızca iktidardakiler için değil TSK içindeki sorumlular için de “istifa” taleplerini dillendirmeye başladı. Hele hele Hava Kuvvetleri Komutanı’nın golf oynarken harekâtı idare ettiğini söylemesi ve buna karşılık Genelkurmay Başkanlığı’nın Hava Kuvvetleri Komutanı ile çelişen açıklamaları, bardağı taşıran son damla oldu. Bu noktada, Şeyh Sait isyanı sırasında ATATÜRK, İNÖNÜ ve o tarihte Başbakan olan Fethi OKYAR’ın arasında geçen olay, fazla söze gerek bırakmayacaktır. Bir briç partisindeyken isyan haberi, şifreli bir telgrafla ATATÜRK’E ulaştırılır. Bunun üzerine ATATÜRK, telgrafı Başbakan Fethi OKYAR’a gönderir. OKYAR telgrafa bakar ve “Sonra ilgileniriz.” diyerek oyuna devam eder. ATATÜRK daha sonra, telgrafın İNÖNÜ’ye götürülmesini ister. İNÖNÜ, telgrafı görünce oyunu yarıda keser ve bir kenara geçerek incelemesini sürdürür. Akabinde OKYAR, ATATÜRK tarafından istifa ettirilir; İNÖNÜ hükümeti kurmakla görevlendirilir ve Takrir-i Sükûn kanunu çıkarılarak isyan bastırılır.
Dikkat çeken diğer bir konu da şehit cenazelerinde ortaya çıkan manzaralardır. Aktütün saldırısında şehit olan Jandarma Uzman Çavuş Egemen YILDIZ’ın cenazesi, İzmir Bostanlı’daki Beşikçioğlu Camii’nden kaldırıldı. Katıldığım bu cenaze, beni hayal kırıklığına uğrattı. Zira 4 milyonluk bir şehir olan İzmir’den, bu cenazeye yalnızca 3000 civarında vatandaş katıldı. Bostanlı’da kurulan semt pazarına, asgari 30.000 insanın katıldığı düşünülürse bu ayıp, düşmanın denize döküldüğü yer olan ve bazı çevrelerce her vesileyle “en batılı, en modern, en Avrupai şehir” (!) olarak nitelendirilen İzmir’e yeter de artar bile. (Modern olmak, batılı olmak, Avrupai olmak, böyle hassas bir meselede bu kadar duyarsız kalmak anlamına geliyorsa o zaman aynı çevrelerin, İzmir’e yapılan ve bizim katılmadığımız “Gâvur İzmir” suçlamasına şaşırmalarını izah ediyor.) Ayrıca, cenaze merasiminde, en çok kullanılan araç da maalesef “alkış” oldu. Bu kötü alışkanlık, televizyonlardan da gördüğümüz kadarıyla Türkiye’nin her köşesine, hatta artık, gelenekselliğin en güçlü olduğunu zannettiğimiz ilçelere ve köylere bile yayıldı. Türk kültürüne ve İslâm anlayışına tamamıyla aykırı olan, genellikle ayrılıkçı, bölücü ve Marksist sol tandanslı kişilere ait cenazelerde moda olan bu anlayış her kesime, her yöreye sıçramış durumda. Şunu söylemeliyiz ki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu durumu önemseyerek bu işe, ciddi manada el atması, uyarı vazifesini en üst perdeden ve etkili bir şekilde yapması kaçınılmaz bir hâle gelmiştir.
Aktütün saldırısı ardından, siyasilerden gelen en dikkat çekici açıklama, MHP Genel Başkanı Devlet BAHÇELİ’den geldi. Çözüm önerilerinden biri olarak, Türkiye-Irak sınırında bir “tampon bölge” oluşturulması önerisini getiren BAHÇELİ’ye verilen tepkiler değişik oldu. Bazı uzmanlar desteklerken, bazıları karşı çıktı. İktidar, baştan reddetmedi ve değerlendirilebileceğini söyledi. Genelkurmay 2. Başkanı Hasan IĞSIZ ise öneriye sıcak bakmadı. Gerekçelerden biri oldukça şaşırtıcıydı. IĞSIZ’a göre, tampon bölgede görev yapacak birliklerin ihtiyaçlarını temin etmek zordu ve pahalıydı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ise bu kadar lüksü yoktu. Maalesef IĞSIZ’ın bu açıklamaları, onun hâlâ bu milletin, terör belasının bitirilmesi için yaptığı ve yapacağı fedakârlığın sınırının olmadığını fark edemediğini gösteriyor.
“Tampon bölge” önerisi, aslında çok da yabana atılır bir öneri değil. Zira, Türkiye-Irak sınırının dağlık bir bölge olması ve sınırın da dağların zirvesinden geçmesi sebebiyle, sınırları kontrol etmek hiç de kolay değil. Dağların ötesine geçip, sırtını dağa vererek düz arazide yerleşik birlikler aracılığıyla sınırı kontrol etmek ve teröristlere müdahale etmek, teknik olarak daha kolay gibi görünüyor. Tabii bunun için, kâğıt üstünde merkezi Irak hükümeti ile ama fiilen işgal gücü ABD ile bir şekilde anlaşmak gerekiyor. Bu çözüme tarafları ikna etmek, pek kolay gözükmüyor ancak saldırının, Kuzey Irak’tan geldiği de gerek ABD, gerek Irak Hükümeti ve gerekse Kuzey Irak’taki peşmerge yönetimi tarafından kabul edilmiş olan açık bir gerçek. Üstelik bu saldırılara engel olamadıklarını da en yetkili ağızlar, defalarca tekrar etmiş durumda. Öyleyse, buna müdahale edebilecek gücü olduğunu söyleyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendi ülkesine yapılan saldırıya seyirci kalmak zorunda değildir. Dolayısıyla sınır ötesine operasyon yapma hakkına ve kudretine sahiptir. Nitekim, uluslararası hukuk da buna onay vermektedir. Ancak, gerek yapılacak olan sınır ötesi operasyon, gerekse tampon bölge uygulaması da aslında, geçici önlemlerdir. Kısa vadede, bu çözümler mutlaka hayata geçirilmelidir. Ancak kalıcı ve uzun vadeli çözümün ise bununla sınırlı olmadığı, sınır değişikliği gibi daha radikal ve kalıcı bir yoldan geçtiği, artık daha üst perdeden düşünülmeli ve dillendirilmelidir.
Bilindiği üzere Türkiye-Irak sınırı, 5 Haziran 1926 tarihlidir. Türkiye, İngiltere ve Irak hükümeti arasında yapılan bir antlaşmayla belirlenmiştir. Bu antlaşmada sınır, dağlardan geçmektedir. En yüksek noktaları birleştiren hat ve su ayrımı çizgisi esas alındığı için sınırlar, dağların zirvelerinden geçmektedir. Dağların bir tarafı Türkiye’ye, bir tarafı da Irak’a aittir. Bölgenin coğrafi yapısı, oldukça engebelidir. Bu da saldırılara karşı korunmada, büyük zorluklar çıkarmaktadır. Muhtemelen İngiltere’nin belirlediği bu sınırın, zamanında bu şekilde çizilmesi büyük bir hatadır ve sonuçları itibarıyla da Türkiye’ye çok pahalıya mâl olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Dolayısıyla sınır değişikliği, üzerinde düşünülmeye değer bir konudur. Peki uluslararası hukuk, buna izin vermekte midir?
Sınır değişikliğinin yapılması, antlaşmada değişiklik yapılması anlamına gelmektedir. Antlaşmalarda değişiklik yapmanın çeşitli yolları ve bazı şartları vardır. Konumuzla ilgili olarak, antlaşmalarda değişiklik yapılması noktasında, uluslararası hukukta geçerli olan ilkelerden biri de “antlaşma koşullarında köklü değişiklikler” ilkesidir (rebus sic stantibus). Bu ilkeye göre, antlaşmanın yapılması esnasında bulunan ve antlaşmanın yapılmasına gerekçe teşkil eden koşullarda meydana gelen köklü değişiklikler, o antlaşmanın sona erdirilmesi veya uygulamasının durdurulması için bir sebep teşkil edebilir. Bu ilkeye, bazı antlaşmalarda açıkça yer verilmektedir ancak bunların sayısı, oldukça sınırlıdır. Ancak bu ilkeyi oluşturan teoriye göre, bu ilkenin açıkça yer almadığı hâllerde de antlaşmadan doğan yükümlülüklerden kısmen veya tamamen kurtulmanın mümkün olduğu kabul edilmektedir. 1969 tarihli Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 62. maddesinde, “Şartların Esaslı Şekilde Değişmesi” başlığı altında düzenlenen bu ilkeye göre belirli şartlarla, bir antlaşmanın yapılışı sırasında mevcut olan şartlarda meydana gelen esaslı değişiklikler, antlaşmanın sona erdirilmesi veya antlaşmadan çekilme için bir gerekçe teşkil edebilir. Uluslararası hukukta, istismara açık olması sebebiyle ihtiyatlı bir şekilde yaklaşılan bu ilkenin kullanılabilmesi, 62. maddede bazı şartlara ve sınırlamalara bağlanmıştır. Öncelikle, koşullarda ortaya çıkan değişikliğin köklü bir değişiklik olması gereklidir. Ayrıca bu değişikliğin dikkate alınabilmesi için önceki koşulların, antlaşmanın yapılmasında temel gerekçeyi oluşturması ve meydana gelen değişikliğin, tarafların yükümlülüklerini yerine getirmesini önemli ölçüde engellemesi gerekmektedir. “Rebus sic stantibus” ilkesinin iki istisnası bulunmaktadır. Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 62. maddesine göre bu ilke, koşulların değişmesine bizzat sebep olan devlet, bu ilkeyi ileri süremez. Ayrıca bu ilke, sınır antlaşmalarına son vermek için kullanılamaz.
Şartların değiştiğini öne süren devlet, ilgili antlaşmaya kendiliğinden son veremez. Bunun için antlaşmanın diğer taraflarından, antlaşmanın gözden geçirilmesini veya yeni bir antlaşma yapılmasını talep eder. Bu usulü izlerken doğal olarak barışçı yolları kullanması, söz gelimi kuvvet kullanma veya kuvvet kullanma tehdidinde bulunmaması gerekir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 1923 tarihli Lozan Antlaşması’nın İstanbul ve Çanakkale Boğazlarından geçişi düzenleyen hükümlerinin, bu ilkeye dayanarak değiştirilmesi talep etmiş ve 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile de ilgili hükümler, “şartlardaki köklü değişiklikler” sebebiyle değiştirilmiştir. Nitekim, geçtiğimiz aylarda ortaya çıkan Rusya-Gürcistan krizi esnasında, Çanakkale ve İstanbul Boğazlarından geçiş yapan gemiler, bugün hâlâ yürürlükte olan bu değiştirilmiş hükümlere göre geçiş yapmışlardır.
İlk bakışta bu ilkenin, Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 62. maddesine göre sınır değişikliğine izin vermediği düşünülebilir. Ancak maddede, “Antlaşmayı sona erdirme” veya “antlaşmadan çekilme”den bahsetmektedir. “Antlaşmada değişiklik”ten bahsedilmemiştir. Dolayısıyla sınır değişikliği için antlaşmanın değiştirilmesi talebinde, “antlaşma şartlarında esaslı değişiklik” ilkesine başvurulabilir. Yani Türkiye, antlaşmayı sona erdirme veya antlaşmadan çekilme talebinde bulunmayacak ama değişiklik talebinde bulunacaktır. Bu talebini de “şartlarda köklü değişiklik” ilkesine dayandıracaktır. Zira antlaşmanın yapıldığı tarihte Türkiye, bu çapta bir terör tehdidiyle karşı değildir ve bu da o tarih itibarıyla, öngörülebilir bir durum değildir. 25 yılı aşan bir süredir devam eden terörist faaliyetlerin bir kısmı, Irak sınırlarında yerleşik olan teröristler eliyle gerçekleşmektedir. Bugüne kadar da Irak Devleti, bu saldırılara kalıcı bir şekilde engel olabilmiş değildir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti topraklarına yönelik olarak, Irak’ın kuzeyinden yapılan saldırılar, sürekli bir niteliktedir ve hâlihazırda devam etmektedir. Bu saldırılara, merkezi Irak hükümeti yani etkin otorite engel olamamaktadır. Yani Irak Devleti, uluslararası hukuktan ve bu antlaşmadan doğan yükümlülüklerini yerine getirememektedir. Fiilen etkin otorite olan işgalci ABD de aynı durumdadır ve her iki taraf da bunu açıkça ve defalarca, en yetkili ağızlardan ifade etmiştir. Ayrıca Türkiye’nin bu fiili durum sebebiyle, uluslararası hukukun genel ilkelerinden doğan sınır ötesi müdahale hakkına da onay vermektedirler. Dolayısıyla, gerek açıkça gerekse dolaylı olarak kabul edilen bu fiili durumun sona erdirilmesi için Türkiye-Irak sınırının, Türkiye lehine değiştirilmesi ve düz araziye ulaşıp, güvenliği tesis edebilecek derecede belirli bir düzlüğü kapsayacak şekilde genişletilmesi talep edilebilir. Uluslararası hukukun genel ilkelerine, Birleşmiş Milletler Örgütü’nü kuran felsefeye ve BM Atlaşması’na uygun olan bu değişiklik, kanaatimizce en gerçekçi ve en kalıcı çözüm olacaktır.
Bu mesele, aynı zamanda bir kez daha günübirlik politikaların maliyetini gözler önüne sermektedir. Günübirlik politikalar, yüksek maliyeti de beraberinde getirir ki kurulduğundan beri başka hiçbir konuda bu derece maliyete katlanmamış olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milleti, bunun acısını hâlen çekmeye devam etmektedir. Eğer Türk Milleti bu durumdan rahatsızsa, çare yine kendisindedir. Rahatsızlık duyduğu politikaların değişmesi için sazı kendi eline almalı ve idareci olarak seçtiklerine toplumsal baskı uygulamalıdır. Bu baskılar yetmezse, o zaman değişimi gerçekleştirecek olanlara yetkiyi teslim etmelidir. Yetkiyi alıp da kullan(a)mayanlara ise bir daha şans vermemelidir.
Alp Tümen ARSLAN



