Kendimize Gelelim
Ahmet Kabaklı tarafından yazıldı.
Erivan'da saldırgan Ermeni şovenliginin Türklere karşı Sovyet Rusya hükümetince, resmen, nasıl kabartıldığını yazmıştım. Beyrut'ta ve Amerika'da görülen ve en sonunda bir Mıgırdıç çetesinin kurşunları ile iki konsolosumuzu şehit düşüren cinayet de aslında buna bağlıdır.
Bu olay, Türk kanı dökmeye hazır, bunun için yetiştirilmiş, beslenmiş, diş biletilmiş daha pek çok mihrakın oldu-ğunu gösterir. Kanımıza ekmek doğra-yanlar Türk, Ermeni, Rum, Bulgar ve-ya Barzani adı taşısınlar: bunda deği-şen birşey yok; fakat değişmeyen Türk düşmanlığıdır. İşte biz bu yazıda diye-ceğiz ki:
İçte ve dışta bu kadar çok düşmanı olan bir milletin sağcısı solcusu, ortacısı, particisi, subayı, öğretmeni, hâkimi olsun; çok daha büyük milli şuurla, sonsuz bir sorumlulukla hareket etmek, düşünmek ve konuşmak zorundadır. Çünkü hala Cumhuriyeti-miz, MİLLİ SAVUNMASINDADIR. Türklük hala KURTULUS SAVA-SINDADIR. Milletimizin haklarını bu-güne kadar yemiş olanlar, daha kanı-mızı da işseler doymayacaklardır.
Sağcısı, solcusu, partilisi, partisizi, azınlığı... Şu toprağa kanı ve canı ile bağlı olan, «buradan başka vatanim yok» diyebilen herkes, dışardan içerden Türkiye'ye dönük vahim, sinsi düşman-ca hadiseler, hareketler, propagandalar karşısında artık aklını başına toplamalı, elinden gelen savunmayı yapmalıdır.
Çok hesap var bizden sorulan çook. Şunu biliniz: Yalnız Rusların önlerine katarak getirdikleri Ermeni Hınçak ve Taşnak çapulcularından, tonlarca kan dökerek Doğu Anadolumuzu kurtarmamızın hesabını değil... Yalnız murdar Yunanlılara, İzmir, Aydın, Ankara, Konya ve Trabzon'umuzu «buyurun alın!» diye niçin teslim etmediğimizin hesabını değil... Hala niçin İstanbul'da oturduğumuzun, hatta niçin ve hangi hakla yaşadığımızın da hesabı bizden gizli açık sorulmaktadır.
Avrupa ve Rusya bizden hâlâ, Ma-lazgirt zaferinin hesabını, Fatih'in İstanbul’u fethinin hesabını sormaktadır.
Hâlâ büyük imparatorluğumuz, Balkan-lardaki, dünyadaki hakimiyetimiz, hâlâ ehlisalib sürülerini geldiklerine pişman edişlerimiz, hâlâ İslamın kılıcı ve bir medeniyetin tecelligâhi oluşumuz, bi-zim başımıza kakılmaktadır.
Su uyumakta ve düşman uyuma-maktadır ey solcular, sağcılar, politika-cılar... Ey ileriler geriler ve hangi sıfatla olursa olsun bu milletin bu vatanın varlığı ile var olanlar! Siz hâlâ kendinize gelmeyecek ve bütün bu düşmanların ekmeklerine yağ sürmeye devam mı edeceksiniz?,
Erzurum Üniversitesi Dr. asistanlarından M. Güleryüz, yine Erivan'a dair, yazdıklarımı, bir başka olayla destekliyor:
«Dç- Dr. Nazmi Oruç bey, birkaç sene evvel (1967) ilmi bir kongre için Universite kanalıyla Erivan'a görevlen-dirilmişti.
Erivan'da bir çok yabancı ilim a-damlarına (Amerikan, Almanya, İsrail, Iran, Irak, v.s) bulunduğu kongre sa-lonun ön kısmında uzun büyük bir bez üzerinde yağlıboya yapılmış büyük ve küçük Ağrı (Ararat) dağlarının resim-leri; misafirlere ikram ettikleri özel o-larak yapılmış sigara kutularında, bira şişelerindeki Ağrı dağlarının resimleri sayın delegemiz ORUC Beyin dikkatini çekmistir. Kongrede tebliğ verme sırası Doç. Dr. N. Oruc'a geldiğinde ilk konuşmasına aynen şöyle başlamıştır: «Sayın Delegeler! Büyük ve kücük ağrı (Ararat) dağlarının Türkiye'de olduğunu bilmeyenlere hatırlatırım ki bu dağlar Türk sınırları içerisindedir ve ilelebet de Türk sınırları içerisinde kalacaktır.»
Sayın konuşmacının bu lafından büyük bir teessüre kapılan Sovyet a-damları, Türk ilim adamının Türkiye'ye geri dönmesi kararını almışlardır.
Daha nice Erivan'larda nice kötü niyetler, nice şoven sevdalar, nice tü-kenmez kinler, seni, beni ve hepimizi tehdit etmektedir! Ey sağcı, ey solcu, ey genç, ey yaşlı! Ey politikacı, ey mez-hepçi, ey bölgeci, ey sınıfçı, ey ilerici, ey tacir, ey tüccar ve ey vurguncu...
Neyin varsa bu vatan üstündedir. Fikrini de kaprisini de sen varsa yoksa bu millet üstüne yayabilirsin. Menfaatın da, başarın da zulmün de, çıkarcılığın da, soygunculuğun da, iyi kötü projelerin de buraya...
