Taşer'in En Büyük Hizmeti

İlikleri donduran bir kış günü, karlar altında yüzlerce gencin bayrağa sarılı bir tabut arkasından muntazam sıralarla yürüdüklerini gördüm. Elinde kitaplarıyla fakülte kapısından çıkarken şehid edilmiş bir arkadaşlarına karşı son görevlerini yapıyorlardı. Gözlerinde sadece bulanık bir hüzün değil, bir ümit parıltısı okunuyordu. Başları dik, vekar içinde yürürlerken onlara baktım ve düşündüm ki, bu gençlerin pek çoğu Dündar Taşer'i görmemiştir. Hâlbuki bu vakur kalabalığın en önünde sanki o vardı. Gençler hakikatte bir şehit arkadaşlarının tabutu arkasında değil, kendilerini kutsal bir ülkü yolunda toplamış ve mayalamış olan Taşer'in gösterdiği hedeflere doğru yürüyorlardı.

Önümüzdeki yıllar içinde bu gençler ve onlar gibi daha binlercesi bütün Türkiye'de ülkenin idaresini ellerinde tutacaklar. Aralarından ilim ve fikir adamları çıkacak, kendilerini bir delikanlılar kalabalığı olmaktan kurtarıp da bir milletin gençliği haline getiren azim ve iradenin nereden geldiğini araştıracaklar. Ağabeylerinin bir zamanlar dağınık, derbeder, sahipsiz, ezik dolaşırken nasıl olup da bir gün toparlandıklarını düşünecekler. O zaman bu kutlu toparlanmada büyük emeği geçmiş kimseleri daha iyi tanıyacaklar. Karşılarına bir büyük adam çıkacak ki, onun yaptıklarını kolay kolay izah edemeyecekler, bir tek kişinin bu büyük işi nasıl omuzlayıp yürüttüğünü büyüklerine soracaklar, büyükleri ise onlara ancak şunu söyleyebilecek: Taşer'i tanımayan, bunu anlayamaz.

Türkiye'de gençliğin sosyal ve siyasî bir kuvvet olarak ortaya çıkması İkinci Meşrutiyetle başlar. Bir siyasî inkılâp kendi başına bir gençlik yaratmaya elbette yetmez, ama inkılâp hareketleri gençliğin ayrı bir sosyal olgu halinde ortaya çıkmasında önemli bir rol oynar. İnkılâp bir kültürün içinde yetişmiş ve onu temsil edecek kadar benimsemiş, hayatına sindirmiş olan nesle karşı bir çıkış mânâsına gelir. O neslin hayata bakış tarzından hayatı yaşayış tarzına kadar birçok noktalarda temelli değişiklikler yapılması gerektiği düşünülmüştür; gençlik çağını aşmış olanlar ise eski kültürün taşıyıcılarıdır. İnkılâbın değer sistemini taşıyacak ve yeni hayatı temsil edecek olan bir toplum katı aranırsa bu ancak genç nesil olabilir. Orta yaşlı ve daha yukarısında olanlar arasında inkılâbı destekleyenler pekâlâ çıkabilir, zaten inkılâp hareketinin yaratıcısı da o nesiller içinden çıkmıştır. Fakat inkılâbı ülkeye yerleştirmek isteyenler yaşlı nesillere daima şüphe ile bakagelmişlerdir; yaşlıların zihinlerinde eskinin izleri her zaman kalacaktır, çünkü o izler ve şuurun derinliklerine kadar bütün duygu ve düşüncelere kök salmıştır. İnkılâpçı bu yüzden sağlam bir nesil yetiştirmeyi görebilen insanları topluma hâkim kıldığı an dâvasının başarılı olacağını düşünür.

İkinci Meşrutiyet inkılâpçıları çocukluk çağından başlamak üzere genç nesli yetiştirmek için yeni bir eğitim tarzı uyguladılar. İnkılâbın temel sloganlarını -hürriyet, adalet, müsavat, terakki, kardeşlik vs.- çeşitli kalıplar içinde öğretmeye çalıştılar. Bu sloganlar çerçevesinde özellikle öğretmek istedikleri şey inkılâp öncesinin ne kadar karanlık ve kötü olduğu idi. Bizde Cumhuriyet devrinde de çok kullanılan "Devr-i sabık" "irtica" gibi sözler meşrutiyetçilerin icadıdır. Çocuklar ve gençler yeni sloganlarla birlikte yeni kahramanlar, yeni rehberler tanıdılar. Gözler başka yerlere çevrildi, imparatorluk tebası olmak yerine millî bir hüviyet kazanmaya doğru ilk adımlar atıldı. İttihatçılar belki çok sathi bir muhteva ile ortaya çıktılar, ama onların gençlik üzerindeki tesirleri çok yaygın ve kuvvetli olmuştu.

Cumhuriyet bu inkılâbın daha geniş ve derin boyutlarla bir devamı idi. Cumhuriyetin asıl kadrosu Meşrutiyet inkılâpçıları ve Meşrutiyet içinde yetişmiş gençlerdi. Bunlar Meşrutiyetin zaman içinde devamı olmakla birlikte siyasî bakımdan ona bir antitez teşkil ettikleri için, gençliğin yetiştirilmesinde daha değişik temalar kullandılar. Cumhuriyetçiler klâsik kültür değerlerinden uzaklaştıkları ölçüde yeni bir nesil yaratmaya ihtiyaçları da o derecede artıyordu. Onlar da Meşrutiyetçiler gibi işe bir maarif inkılâbıyla başladılar ve burada büyük kitlelerin inkılâbın temel prensiplerini öğrenmesini ve benimsemesini sağlayacak bir eğitim seferberliğine özellikle önem verdiler. Bu seferberlik elbette ilkokul seviyesinde veya okuma yazma derecesinde olabilirdi. Halka inkılâbı en iyi genç öğretmenler, yani kafası eski hayat ve eski değerlerle karışmamış olanlar öğretebilirdi. Cumhuriyetin öğretmen üzerinde çok durmasının ve öğretmeni belki bilgi ve görgü vermekten ziyade inkılâbın güvenilir adamı olarak görmesinin başlıca sebebi de budur.

Cumhuriyet içinde yetişmiş gençlik İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra devlet hizmetlerine geçmeye başlamış ve cemiyet hayatında tesirini göstermiştir. Onlardan öncekilere yani Birinci Dünya Savaşı devrinin gençlerine Türkiye'de hep "kayıp" gözüyle bakılmıştır. Meşhur bir romancı bunların süpürge tohumu ile beslendikleri için hiçbir işe yaramayacaklarını söylüyordu. Gerçekten Cumhuriyeti gençlik çağında idrak etmiş olan nesil İkinci Dünya Savaşı’nın o çalkantıları içinde önce çok sefalet ve ıztırap çekmiş, sonra ise kendinde ne değişmeye ayak uyduracak canlılık, ne ona karşı çıkacak bir kuvvet ve azim bulabilmiştir. Cumhuriyet gençliğine gelince, rejimin gözbebeği gibi görülen bu kitlenin İkinci Dünya Savaşı’na kadar herhangi bir vesile ile -bayramlarda merasim yapmak hariç- varlığını hissettirdiği görülmemiştir. O günlere kadar tek parti idaresinin dışında hiçbir kitle gücü olmadığı gibi, bir gençlik gücü de olmamıştır. Gençlerin yetiştirilmesi ise geleneksel himaye ve gütme (in loca parantis) politikası ile yürütülmüştür. Bunlara bağımsız düşünme alışkanlığı yerine rejime kayıtsız şartsız sadakat ve siyasî muhaliflere karşı amansız düşmanlık öğretilmesi temel ilke olmuştur.

İkinci Dünya Savaşı Türkiye'yi olduğu gibi Türk gençliğini de uzun süren bir uykudan uyandırdı. O günlere kadar Türkiye Batı’daki gelişmelere büyük ölçüde kapalı kalmış, basın ve diğer ifade hürriyetlerinin çok sınırlı olması yüzünden bütün dünyayı sadece cumhuriyet inkılâpçılarının, yani Halk Partisi idarecilerinin gösterdiği şekilde tanımışlardı. İlk defa savaşla birlikte demokrasi, faşizm, komünizm, ırkçılık, kapitalizm, milliyetçilik kavramları arada sırada kitaplarda rastlanan soyut mefhumlar olmaktan çıktı, modern insanın hayatında etkili birer güç halinde görünmeye başladı. Özellikle iki büyük şehirde, İstanbul ve Ankara'da üniversite gençleri dünya meseleleri içinde Türkiye'nin meselelerini tartışıyorlar bunların arasında çeşitli tavırlardan birini veya öbürünü tutan gruplar meydana geliyordu. Bu gruplar daha yaşlı fikir önderlerinin etrafında toplanmış, az sayıda ve küçük tirajlı yayın organlarıyla kamuoyuna da açılmıştı. Bu devirde gençlik bir siyasî-ideolojik gruplaşma hareketi olarak kendini gösterdi. Hareketin siyasî ve ideolojik niteliği o günkü dünya olayları ile sıkı sıkıya ilgiliydi. Türkler savaşı daha çok kendi açılarından, yani Rusya ile Almanya'nın çatışması olarak ele alıyorlar ve tavırlarını buna göre ayarlıyorlardı. Küçük bir grup Sovyetlerin Dünya proletaryasını temsil ettiğini söyleyerek onların galip gelmesini istiyor, Sovyet cephesinin hürriyet ve eşitlik cephesi mânâsına geldiğini söylüyordu. Bunların karşısında daha büyük bir kalabalık ise Almanların zaferinden çok Sovyetlerin yenilmesiyle ilgiliydi ve bu tavır Türkiye'nin Sovyetler karşısında bağımsız kalabilmesi ile doğrudan doğruya ilgili olduğu için -tabiî geçmişten kalan hissî sebepler de vardı- daha çok taraftar topluyordu. Türk hükümetinin kararsızlığı bir müddet bu iki cereyanın da serbest -zamanın şartları çerçevesinde- yayılmasına imkân verdi, fakat savaşın sonlarına doğru Almanlar Rusya’dan çekilmeye başlayınca milliyetçilere karşı şiddetli bir ceza ve yıldırma kampanyası açıldı. Milliyetçilerin liderlerinden çoğu ağır suçlamalarla hapse atıldı, işkencelere uğratıldı. Hükümetin şiddetli müdahalesinin görünürdeki sebebi, Türkiye'de Cumhuriyetin kuruluşundan beri ilk defa büyük bir gençlik kitlesinin Ankara caddelerinde bir bakan ve bazı görevlilere karşı protesto yürüyüşü yapması, yani ilk defa eylem halinde bir gençlik hareketinin başlamasıydı.

Almanların yenilmesinden sonra Türk hükümeti Sovyetler Birliği'nin toprak istekleriyle karşılaşmış, çok kritik günler yaşamıştı. Türkiye'nin bağımsızlığını korumanın tek yolu Batılı demokrasilerle işbirliği yapmaktı. Böylece Dünya haritasının yeniden çizilmesinde Türkiye Batı bloku içinde kalınca, hükümet Rus yanlısı marksistlere karşı eski yumuşaklık ve müsamahasını bıraktı onları da çeşitli şekillerde baskı altına aldı.

Böylece 1940–1950 devresinde ortaya çıkan ve daha çok genç kitleyi hedef alan iki ideolojik hareket fazla genişlemeden dondurulmuş oluyordu. Ancak 1946'dan itibaren çok partili bir demokrasi tecrübesine girilmiş olması, memlekette değişik görüşlerin mücadelesine gençliğin de kendi gücü ve imkânları ile katılmasını kaçınılmaz hale getiriyordu.

Cumhuriyet içinde doğmuş ve onun içinde tam bir inkılâp eğitimi alarak yetişmiş gençlerin ortaya çıkması bu devrelere rastlar. Gariptir ki bu çağda yüksek tahsil gençliğinin veya tahsilini yeni bitirmiş olanların büyük çoğunluğu Türkiye'deki geleneklere karşı Batı toplumunun değerlerini temsil ettikleri halde demokrasinin aleyhinde olmuşlar, halk kitlelerinin aleyhinde olmuşlar, halk kitlelerinin ülke idaresinde söz sahibi edilmesini hazmedememişlerdir. Bu tavır Cumhuriyet inkılâpçılarının kendilerine bağlı bir gençlik kitlesi yetiştirmekte çok başarılı olduğunu göstermektedir. Gerçekten, demokrasi ile inkılâpçılık bir arada gitmezdi ve hiçbir inkılâpçı rejim halkı kendi hakkında oy kullanmaya bırakmamıştı. İnkılâpçı gençler demokrasinin okumuşlar yerine cahilleri söz sahibi yapacağını, inkılâpların elden gideceğini düşünüyorlar ve böylece demokrasiyi ancak Batılı ülkelerin zoruyla kabul eden inkılâpçı partinin yanında yer alıyorlardı. Bunların aralarından çıkmış bir grup olan marksistler ise zaten serbest seçimler yerine bir tek -komünist- partinin işleri düzeltebileceğine inanan bir doktrini tutuyorlardı. Böylece Türkiye'de inkılâpçı gençlik Türkiye'nin modernleşmesine karşı çıkan bir reaksiyoner grup haline geldi. Bunların siyasî tavırları da esasında gençliğe mahsus bir ideoloji karakterini taşımıyordu, çünkü yaşlı neslin temsil ettiği bir hareketin yanında ve onun destekçisi durumundaydılar.

Gençliğin daha önce kendisine verilen eğitim yüzünden çağdışı kalmış olması onu siyasî toplumun marjına çıkarmış, yeniden uzun bir ölü devreye sokmuştu. 1950'den 1960'a kadar büyük şehirlerdeki yüksek tahsil gençliği, inkılâp yıllarının mirası olarak kalan bir "cemiyet hayatı" içinde kendi kendilerini hapsetmiş gibiydiler. Üniversitelerde en cazip faaliyet, erkeklerle kızları bir araya getirmeye ve eğlenmeye vesile olan çay ve balolardı. Eski gelenekler bile bu çerçeveye uyduruldu, meselâ Çanakkale şehitlerinin savaş alanında anılması için oraya yapılan vapur yolculuğu, kızlarla erkeklerin cinsî hürriyet kazandıkları bir turistik seyahat halini aldı. Öğrenci derneklerinde yapılan seçim mücadeleleri oralardaki imkânların yine "sosyal faaliyetler" ve şahsî menfaatler uğrunda kullanılması için yapılıyordu. Öğrenci derneklerinin siyasî partiler karşısındaki tutumları onlardan azamî menfaat koparacak şekilde ayarlanmıştı.

1960'daki askeri darbe sırasında İstanbul ve Ankara'da görülen pasif gençlik hareketleri bile aslında inkılâpçı partinin mücadelesini destekleme dışında hiçbir fikir ve ideoloji taşımıyordu. Bu harekete katılan gençlik kitlesi inkılâbın yetiştirdiği gençlikti ve yetiştiricilerinin kendilerinden beklediği görevi hakkıyla yerine getirmişlerdi. Nitekim o sırada ön safta bulunanların daha sonraki siyasî kariyeri bunu göstermiştir.

Özellikle 1960'dan sonra Türk gençlerinin ilgi ve temayülleri incelenecek olursa, inkılâp devrindeki monolitik bünyenin büyük ölçüde parçalandığı görülür. İnkılâpçı partinin çağdışı kalması buna karşılık gençleri büyük kitleler halinde çekecek ve tatmin edebilecek kuruluşların bulunmayışı yüzünden gençlik fikir ve teşkilât bakımından çok dağınık kalmış, bu aradaki gelişmeler inkılâpçı grubun gençlik içindeki çoğunluğunu kaybetmesine yol açmıştır. Demokrat Parti iktidarının ilk yıllarında gençleri en çok toplayan "Türk Milliyetçiler Derneği" inkılâpçıların Batılılaşma konusundaki dogmalarının çözülmesinde ve elitist bir rejim yerine halkçılığın kuvvet kazanmasında büyük rol oynamıştır. O zamanın şartlarına göre hiç görülmemiş derecede geniş bir teşkilâta ve üye sayısına sahip bulunan Türk Milliyetçiler Derneği, Demokrat Parti tarafından siyâsî bir rekabete yol açabileceği endişesiyle kapatıldı. Demokrat Parti'nin bu korkusu büsbütün yersiz değil, çünkü Türk Milliyetçiler Derneği siyasî parti olarak teşkilâtı bulunmayan fikir ve temayülleri temsil ediyordu; bu görüştekilerin kendi partilerini kurmaları halinde iktidar partisi çok sıkıntılı günler yaşayabilirdi. Ne olursa olsun, Türk Milliyetçiler Derneği önce inkılâpçı, sonra da onun uzantısı veya mantıkî sonucu olan Marksist harekete karşı kuvvetli bir milliyetçi potansiyelin mevcut olduğunu göstermiş bulundu. Fakat dernek kapatıldıktan sonra daha önce onun toplamış olduğu kitlenin şuraya buraya dağılması, kuvvetli bir milliyetçi gençlik hareketinin ortaya çıkması için şartların henüz olgunlaşmadığını göstermiştir.

Gençlik hareketinin asıl ayırdedici özelliği onun gençlere mahsus olmasıdır, yani orta yaşlı veya yaşlıların temsil ettikleri değer sisteminin dışında kalmasıdır. Gençler toplumda öbür nesillerin temsil ettiği sistemi beğenmez ve buna karşı bir alternatif etrafında birleşirlerse o zaman sosyolojik mânâda bir gençlik hareketi var demektir. Bu bakımdan bizde gençlik hareketleri ancak 1960'dan sonra, özellikle 1965'den itibaren başlamıştır. O yıllarda başlayan hareketlerin yarattığı manzara şimdi Türkiye'ye hâkim bulunuyor.

Dündar Taşer iki yıllık bir sürgün ve arkasından bir yıllık tedavi devresinden sonra Türkiye'ye döndüğü zaman iktidarda bir koalisyon hükümeti vardı. Demokrat Parti'yi kendi usulünce safdışı eden siyasî ekip yine onun yerini almamış, ancak seçim sisteminin değiştirilmesi neticesinde Demokrat Parti’nin mirasçısı partilerle bir ortaklığa girecek sayıyı tutturmuştu. Demokrat Parti'nin tasfiyesi ile birlikte devletin bütün kademelerinde onun zihniyetine muhalif elemanlar yerleşmiş bulunuyordu. Bu arada çok önemli bazı kuruluşlar önce lâğvedilmiş, sonra bunlar iktidarın seçtiği elemanlarla doldurularak özerkliğe kavuşturulmuş, üstelik bunlara ebediyen kendi kendilerini üretip devam ettirmelerini sağlayacak bir statü verilmişti. Yeni iktidarın politikasıyla uyuşmayan herkes, o günlerin havası içinde, "sabıklar", "sakıtlar", "kuyruklar" gibi tahkir ve tezyif edici tabirlerle derhal susturuluyor, muhalefet yapan gazeteler öğrencilere taşlatılıyordu. Bu arada Ankara'da bir partinin genel merkezi polisin ve diğer güvenlik görevlilerinin gözü önünde tahrip edildi, tahripçilere hiç kimse müdahale etmedi. Söylendiğine göre bu saldırının başında sivil elbise giymiş birtakım polisler de bulunuyordu.

Bu arada Cumhuriyet Halk Partisi’nin çağdaş meseleleri çözemeyecek kadar eski ve köhne olduğunu ileri süren bazı inkılâpçı grupların öncülüğünde marksizm legal olarak teşkilâtlanmaya başlamıştı. Önce herkese cazip görünen bir "sosyal adalet" veya "iktisadî bağımsızlık", "millî petrol" vs. gibi sloganlarla giren bu cereyan kısa zamanda sosyalizme ve oradan marksizme ulaştı. Birkaç yıl içinde eski inkılâpçılardan bu cereyana kapılmayan kimse kalmamış gibiydi. Yeni sloganlar esas itibariyle gençlik kitlesine cazip geldi. Gün geçmiyor ki Ankara ve İstanbul caddelerinde kalabalık öğrenci grupları bu sloganlardan birini veya birkaçını bayrak yaparak gösteri yürüyüşüne çıkmasın. Türkiye'nin kurtuluşu artık sosyalizme bağlanmış, şimdiye kadar Amerika'nın bir sömürgesi olduğumuza karar verilmişti. Gençler bir kurtuluş savaşı havasına girdiler. Fakat asıl 1968 yılında bütün Avrupa'yı saran talebe hareketleri sonundadır ki Türkiye'de gençler kendi başlarına bir hareket geliştirecekleri ve bunu sonuna kadar götürebilecekleri kanaatine vardılar. Bundan sonra sosyalist gençlik hareketi artık dünyanın başka yerlerindeki marksist hareketlerin paraleline girmiş, silâhlı hareket haline dönüşmüştür. Daha önce gençleri (yani önce inkılâpçı sonra marksist olanlar) kendi yönlerinde pekâlâ kullanabilen siyasî çevreler ise artık gençleri yöneteceklerine, onlara hoş görünmek suretiyle desteklerini alma yoluna girdiler.

Türkiye'de silâhlı gençlik hareketlerinin cesaret aldığı özel bir durum da vardır. Avrupa'nın hiçbir yerinde gençlik eylemleri hükümetleri düşürecek boyutlara varmamış, hattâ hükümetlerin kararlı tutumu karşısında yenilmişti. Fakat bizde bir 27 Mayıs hareketi vardı ki gençlerin çoğu o zamanki hükümet darbesinin arkasında ne gibi güçlerin bulunduğunu bilmiyorlar, hareketi kendilerinin eseri sanıyorlardı.

Marksist gençlik grupları ilk olarak en kuvvetli oldukları bölgelerde, yani yüksek öğrenim müesseselerinde işgallere girişerek buraları işlemez duruma getirmek, sonra derece derece öbür kesimlere yönelmek yolunu denediler. Bir yandan da buralardaki karargâhlarda yetişmiş lider takımından olanları Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde bir silâhlı hareket başlatılmak üzere oralara sevkediyorlardı. Devrimci parti bunları yakın zamana kadar kendi emelleri için kullanmaya alışık bulunduğundan, yeni giriştikleri hareketlerde de onlara karşı bazen sempatik, bazen mütereddit görünüyor, fakat hiçbir zaman karşı çıkmıyordu. Böylece marksist hareket devrimci partinin sol kanadı ile ortak bir cephe meydana getirdi. Nihayet bunlara eklenen üçüncü bir grup, birtakım profesyonel darbecilerle onların kendi saflarına aldıkları bazı devlet görevlileri, solcu bir darbe teşebbüsüne kalkıştıkları sırada Türkiye 12 Mart dönemine girdi.

Taşer bu oyunun bozulmasında en büyük rolü oynamış olanlardan biridir; hatta onun rolü çok uzun vadeli etkiler yapmak bakımından başkalarınınkiyle kıyas edilemeyecek ölçüde büyük olmuştur.

Taşer Türk gençlerini milliyetçi ideolojinin bayrağı altında toplamaya çıktığı zaman manzara tıpkı Mustafa Kemal Paşa'nın Nutuk başlangıcında anlattığı Türkiye'nin durumuna benziyordu. Memleket devrimci teröristlerin ve onlarla müşterek cephede bulunan iktidar heveslisi siyasî grupların karşısında bölünmüş, dağılmış, sinmiş durumdaydı. Bu halkın elindeki tek kuvvet dört yılda bir seçim sandığına attığı oydan ibaretti. Her seçimde zafer kazandığına inanıyor, fakat onun kazandığı zafer Ankara'da tez zamanda yenilgiye dönüştürülüyordu. Tahsildeki evlâtlarının bir kısmı bu terörist grupların eline düşmüş, büyük çoğunluğu ise hakaret, dayak ve silâhla susturularak okuma hakkından bile mahrum bırakılmıştı. Ellerinden tutacak ve yol gösterecek kimseleri bulunmayan bu gençler tıpkı müstevli bir kuvvetin ağır baskısı altında gitgide özümlenmeye başlayan, hüviyetini kaybetme tehlikesiyle karşılaşan azınlıklara benziyordu. Bütün bu olup bitenler karşısında milletin hakkını koruyacak, ona lâyık olduğu huzur ve sükûnu sağlayacak herhangi bir müessese de görülmüyordu.

Taşer eşkıyaya karşı ayni tip mücadeleye kalkanların arada ezileceklerini gördü ve eşkıyanın saldırmaya cesaret edemeyeceği bir güç kurmanın yollarını aradı. Bu işi düşünürken tıpkı bir tarihçi, bir sosyolog, bir psikolog gibi hareket ediyor, en yakın hadise ile en uzak tarih arasındaki bağları müthiş bir zihin kudretiyle seziyor, kararlarını hep bu bilgi ve tecrübenin ışığında alıyordu.

Yapılacak ilk işin gençliği toparlamak olduğunu düşündü. Bu toparlanmanın şekli ve muhtevası ne olacaktı? Taşer'in kendisi bir siyasî partinin üst seviyede yöneticisi idi ve politikayı kendisine iş olarak seçmişti. Akla ilk gelen şey, partinin gençlik kesiminde örgütlenmesini sağlamaktı. Fakat o daha işin başlangıcında bu yolu reddetti. Bir defa, kendini bir siyasî parti yöneticisi olmaktan ziyade bir Türk milliyetçisi olarak görüyordu. Gençliğin de siyasî kadrolar ve programlar peşinde değil, fikirler ve ülküler etrafında toplanması gerektiğine inanıyordu. Bu yüzden gençlik çalışmalarını parti çalışmalarından ayırdı. Milliyetçi gençler kendi derneklerini kurmalı, bir dernekler konfederasyonu teşkil etmeliydiler. Bunlar büyüdükçe fikirleri de yayılacak, onlara kaba kuvvet kullanmak isteyenler ise artık cesaret bulamayacaklardı. Gençliğin fikirle donatılması kaba kuvveti engelleyecekti.

Asıl iş bu hareketin muhtevasını tesbit etmekte düğümleniyordu. Bugünkü gençler Türkiye'de milliyetçiliğin daha önce nasıl hizipler halinde parça bölük kaldığını görmedikleri için bu meselenin önemini pek kestiremezler. 1960'dan sonraki milliyetçi cereyana kadar Türkiye'de milliyetçi gençler çeşitli liderlerin etrafında toplanıp dağılan küçük gruplar oluştururlardı. Liderler birbirlerini beğenmezler, onların cemaatleri da kendi aralarında geçinemezlerdi. Eski Türk Milliyetçiler Derneği görüşünü kesinlikle belirlemediği için o kadar çok kimseyi barındırabilmişti. İşte Taşer'in başarısının büyüklüğü burada da ortaya çıkmaktadır. Türk milliyetçiliği tarihinde ilk defa onun çalışmaları sonucudur ki bütün milliyetçi gençler tek bir bütün haline gelmişler, dağılmaktan ve ezilmekten kurtulmuşlardır. Bugün sağda değişik gençlik grupları vardır, ama iki ayrı milliyetçi gençlik grubu yoktur.

Taşer her şeyden önce kendini bir derviş mahiyeti içinde tutmayı bildi. Onun gençlik hareketinde kendini bir lider olarak ortaya attığını veya öyle düşündüğünü hiç kimse söyleyemez. Taşer gençlerle bir arada oturup dernekçilik de yapmadı. O sadece bütün çalışmaların önünde bir ışık gibi duruyor, çıkan her ihtilafta hakem oluyordu. Gençlere iki şey öğretti: Birincisi Türk tarihinin yeni bir yorumu, ikincisi bu tarih içinde çağdaş Türk gençliğinin yeri ve vazifesi. Başarısının fikrî bakımdan sırrı işte bu noktada yatar. Onun getirdiği yorum şimdiye kadar milliyetçilikte ihtilaf konusu olan bütün noktaları bertaraf etmiş, herkesi birleştirmiştir.

Fikirlerinin yanında şahsiyetine ait vasıfları hesaba katmazsak onun başarısını yine açıklayamayız. Kendisini görme imkânını bulamayan gençler işte bu yüzden onun yaptığı işi kolaylıkla anlayamayacaklardır. Taşer bizim tarihimizdeki "Velî" ve "Alp" tiplerinin her ikisinin özelliklerini de üstünde taşıyordu. Gençler -ve tabiî yaşlılar- onu kendilerine bu kadar yakın bulurken, efsane devirlerinden bugüne kalmış bir kahraman gibi ona bütün benliklerini bağlarken bu vasıfların tesiri altındaydılar.

Bugün Türkiye'de istikbalimizin temeli ve garantisi olan bir milliyetçi gençlik kitlesi vardır. Bu gençlik her türlü iftiranın, en akla gelmez şirretliklerin karşısında tarihî misyonunu yerine getirmek üzere dimdik yürüyor. Gönlü yabancı topraklarında, vicdanı yabancı ellerde değildir. Sadece Türk milletini düşünüyor, onun felâketine ağlıyor, onun saadetine seviniyor, onun imanını taşıyor, onun büyüklerini rehber ediniyor ve hepsinden ötede, hiç parçalanmadan yürüyor. Bu yüzden bu gençlik Türk Milleti'nin gözbebeği, bugünün ve yarının en büyük teminatıdır. Ölümü hiçe saydığına göre, milletini selâmete çıkaracak azmi ve kudreti taşıyor demektir.

Bu yapının büyük mimarının aziz hâtırası önünde bir defa daha eğilelim. O bir manevî yapı kurdu. İnsanların fikirlerin ve gönüllerini birleştirdi. Bu da her türlü maddî yapıdan daha güçlüdür.

Erol GÜNGÖR